Tarihi Süreçte Bilim, Din, Akıl

14 Nisan 2019

Turan Kültür Merkezi Süleymaniye Kürsüsü Konuşmalarımızı, 13 Nisan 2019 Cumartesi günü saat 14:00’te,  araştırmacı-yazar Mehmet Dikici’nin verdiği “Tarihî Süreçte Bilim, Akıl, Din” başlıklı konferansımızla sürdürdük.

Konferansın açılış konuşmasını yapan Yönetim Kurulu Üyemiz Hüseyin Tavukçu, vakfımızın Türk Dünyası’nın çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması için yaptığı faaliyetlere değinip Turan Yazgan hocamızın bu bağlamdaki unutulmaz konumuna vurgu yaptı. Yıldız Teknik Üniversiteliler olarak, Türk milletini geri kalmışlıktan kurtarıp, akıl ve bilim ışığında yükseltmeye çalışma gayretlerine dikkat çeken Tavukçu, bu alanda üniversite yıllarından beri okuma ve düşünce üretmekte öne çıkmış ve bu yönünü,  yazdığı roman, araştırma ve düşünce eserleriyle somutlaştırmış arkadaşları; Türk Aydınları Vakfı’nın Başkanı Mehmet Dikici’nin çok özel bir yeri olduğunu söyledi.

Hüseyin Tavukçu’nun takdimiyle kürsüye gelen Mehmet Dikici, Allah’ın Evren’i, özelde insanı yaratmasından sonraki süreci bilim, din ve akıl ekseninde, tarihî ve medenî dinamikler açısından, özellikle Türk milleti örneğinde değerlendirdi. Dikici özet olarak şunları söyledi:

“İnsanlar maddi ve manevi yanları ile hayatlarını sürdüren, diğer canlılara göre en gelişmiş sosyal varlıklardır. Bu özellikleri onların ayakta kalmalarını sağlar. Bu durum toplumlar için de geçerlidir. Bilim ve din ya da genel olarak inançlar onlara güç kazandırır, hayatta kalmalarına yardımcı olur.

İlk Çağ’da bilim ve din henüz farklı kurumlar olarak ortaya çıkmamıştı. Din adamları aynı zamanda bilimle meşguldüler. Kâinatın sırlarını çözerek insanların dertlerine deva olmaya çalışıyorlardı. Bu çağda din ile bilim çatışma hâlinde değildi.

Bilim ve dinin bu hoşgörüyü sürdürdükleri ülkelerde uygarlıklar gücünü ve varlığını sürdürebilmiş, dinî taassubun çatışmaya vardığı dönemlerde gerileme ya da dağılıp gitme söz konusu olmuştur. Batı, çağları kendine göre değerlendirdiği için, Orta Çağ’ı karanlık çağ olarak nitelemektedir. Kendince haklıdır. Fakat Doğu için doğru olduğu söylenemez. Dönemin Orta Çağ olarak adlandırılmasının birinci sebebi, Hristiyanlığın Roma hâkimiyet sahasında yayılmaya başlamasıdır. İlk Çağ uygarlıklarında bilim ve din aynı kurumlarca yönetilmekte ve aralarında çatışma söz konusu olmamaktaydı. Genel hoşgörü yaygındı. Kimse kendi inancını kabullendirme gayreti içinde değildi. Oysaki Hristiyanlık yayılıp Roma coğrafyasında hâkim olunca, durum değişti. Çatışma söz konusu oldu. İncil’e göre Hz. İsa bütün insanlara karşı sevgi ve merhamet doludur. İsa, ‘Düşmanlarınızı sevin ve size eza edenler için dua edin.’ dediği hâlde daha sonraki Hristiyanlık dünyayı Tanrı’ya ve şeytana ait olmak üzere ikiye ayırmış, Hristiyan olmayanları şey-tanın hükümranlığında kabul ederek, onlarla mücadeleyi prensip edinmiştir. Hristiyan dini, bu şekilde yönlendirmeler sebebiyle ayrışmanın, kavganın, öldürmenin kaynağı hâline dönüşmüştür.

Konstantin, 312’de Hristiyanlığı Roma’nın dini olarak kabul edince, Pagan dinlere karşı savaş açtı. Bu olayların etkisi ve barbarların Roma’ya saldırıları sebebiyle Roma İmparatorluğu ve uygarlığı zayıf düştü. 326’da Konstantin merkezi İstanbul’a taşıdı. Hristiyanlık taassubu müspet ilimlere karşı tavrı şiddetlendi. 529’da Justinian Roma hâkimiyet sahasındaki meşhur okul ve kütüphaneleri kapattı. Orta Çağ’ın önemli olayının ikincisi ise Hz. Muhammed’in İslamiyet’i tebliğ etmeye başlamasıydı ki İslamiyet’le aydınlık bir dönem başlıyordu.

Bu çağda Batı, insanlarını engizisyon mahkemelerinin vahşet ve katliamları ile acılar içinde kıvrandırıp karanlıklar içinde inletirken, Doğu’da adalet ve hoşgörü söz konusuydu. Bilim ve tekniğin özgürce geliştiği bu ülkelerin insanları refah içinde yaşıyorlardı. İslam ülkelerinde huzur ve güven tamdı. Abbasiler zamanında Beyt’ül Hikme’nin kurulması çalışmalara güç kattı. İslam âlimleri önemli eserler verdiler. Doğu’da bilim 8. ve 12. yüzyıllar-da en parlak dönemini yaşadı.

Fatih, bilim alanında çalışanları teşvik etti. Ondan sonra işler değişti, layık olmayanlar padişah emirleriyle atanmaya başlandı. Matematikçi Lütfi’nin 1494’te At Meydanı’nda boynu vuruldu. Astronomiyle uğraşan Uluğ Bey’in sonu felaketle bitti. 1577’de İstanbul’da Takiyüddin tarafından yapılan dünyanın en büyük ve en gelişmiş rasathanesi 1580’de topa tutularak yerle bir edildi. Hezarfen Ahmet Çelebi, 1632’de Galata kulesinden uçarak Üsküdar Doğancılar’a inmişti. Cezayir’e sürüldü. Fârâbî, İbn Rüşd, İbni Sina gibi âlimler Doğu’da unutulup dikkate alınmazken, Batı’da sahiplenildi.

Türk-İslam âlemi bilimin zirvesindeyken Batı’da bilime kar-şı en uzun ve en şiddetli savaşı veren Hristiyan kilisesi idi. Hoşgörüsüzlük, önyargı, kuşku ve batıl inanç akademik öğrenimi olanaksız kılmıştı.  Batı Hristiyan dünyasında meydana gelen bu zihniyet değişikliğinde Endülüs’ün ve Haçlı Seferleri sırasında İslam âlimleriyle yakın temas sağlanmasının etkisi büyük oldu.

12. yüzyılda, Başpiskopos Raimundo (Raymondo), değişik din ve ırktan bilginleri bir araya getirerek İspanya’da Toledo Mütercimler Okulu’nu kurdu. Bu okulda birçok eser Latinceye tercüme edildi. 2. Friedric (Frederik) Doğu’ya yaptığı Haçlı Seferleri sırasında Müslümanlarla yakın temaslarda bulunmuş ve onlara hayran olmuştu. Bu seferden döndükten sonra, 1224’te Napoli Üniversitesini kurdu.

Papaz okullarında bilim ve din alanında çalışan âlimler sadece bu alanda çalışmalar yapmakla kalmadılar. Milletlerinin geleceğini şekillendirmek üzere, siyasi ve sosyal alanlarda görüş ve düşünceler ürettiler. Yöneticileri gayrete getirdiler. Tavsiyelerde bulunup teşvik ettiler.

Machiavelli dağınık İtalya’yı bir araya getirecek fikri ortaya attı. Kiliseye ayrı bir yer biçti. İngiltere’de Hobbes kudretli bir devlet önerdi. Fransa’da Bodin aynı şeyi yaptı. Fransa’da J.J. Ro-usseau, Almanya’da Hegel ve Kant, cumhuriyeti, millî iradeyi, kuvvetler ayrılığını savundular. Fransa’da 30 farklı dil konuşulur-ken, Papaz Abbe Gregoire, ‘Dil birliği olmadan vatan birliği olmaz’ diyerek, Fransa’da Fransızcadan başka dilin konuşulmasını yasaklayan kanunun çıkarılmasını sağladı. Almanya’da Luther, İncil’i Almancaya çevirerek, ana dili olan Almancanın, farklı lehçeler konuşan çeşitli Alman boylarının ortak dili olmasına ortam hazırladı.

Rus din adamları Rusçanın gelişmesi için çaba harcadılar. Kazan Hanlığına bağlı olup ona vergi veren Moskova Kinezliği’ni, Kazan’ı egemenliği altına almaya teşvik ettiler. Rusya’nın istila siyasetinin temelleri atıldı. Metropolit Makariy, İvan’ı takdis edip çarlığa yükseltti.

Bütün Rusya Hristiyan papazlarının kongresinin toplanması ve Rus papazlarının Hristiyan azizi olarak ilan edilmesi Makariy’in teşebbüsleriyle gerçekleşti. Din adamları Rus çarlarını Rusya için hayati önemi haiz olan “sıcak denizlere inme”ye teşvik ettiler, onlara yol gösterdiler. İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesi üzerine İtalya’ya giden Prenses Sofia’yı Moskova’ya getirip Çar ile evlendirdiler. Onun Bizans üzerinde varislik iddia etmesinin yolunu açtılar. Moskova’yı, Ortodoksluğun merkezi hâline getirip Üçüncü Roma ilan ettiler. Kazan Kilise Akademisinde tahsil gören Nikolay İvanoviç İlminsky, Rus yayılmacılığını kolaylaştırmak ve Türk kökenli ülkeleri kendilerine bağlamak üzere Kiril alfabesi kullanmaları için, her birine farklı şekilde kabul ettirerek, Türk kavimlerinin Türklüğünü ve bu arada bu kavimlerin birbiri ile anlaşarak birlik sağlamalarını önlemek üzere çalışmalar yaptı. Bu politikanın özü, farklı Türk boylarını aralarında derin farklar olan milletler hâline getirme projesidir.

Rus din adamları Rusya’nın büyük bir devlet ve hatta imparatorluk olması için gayret gösterdiler ve çarları bu amaca yönlendirdiler.

Batı, 1789 Fransız İhtilali’yle hürriyet, adalet, eşitlik diyen cumhuriyete dönüştü. Sonra insan hakları, eşitlik ve hürriyet fikri 18. yüzyıldan başlayarak 20. yüzyılın ortalarına kadar sürdü. Ay-dınlanma Çağı sonrası Batı uygarlığı yaratıldı. Batı, bilimde ve teknikte diğerlerine göre mesafe almış olmayı lehine kullandı. Kendi toplumları için refah, huzur ve kalkınma demek olan bu durum, aksine geri kalmış ülkelere emperyalist uygulamalar olarak döndü. Dünyanın büyük bir kısmı bu ülkelerce sömürülmekte, kargaşadan kurtulmaları bir türlü mümkün olamamaktadır. Bilime ve tekniğe gerekli önemi vermeyen bu ülkelerin insanları kan, gözyaşı, açlık ve sefalete mahkum edilmiştir. Geri kalmışlık bu ülkelerin kaderi olmaya hâlen devam etmektedir.”

Sonuç olarak, bu söyleneler ışığında, kendimizi iyi tanıyıp bizi çağdaş yarışta geride bırakmayacak değerlere sahip çıkmamız gerektiğini belirten Dikici, Türk milletinin kendini yükseltecek maddî ve manevi hususları ve bunların dengelerini, gerçek kaynak ve kişilerden öğrenerek, aklın ışığında sağlam adımlarla geleceğe yürüyeceğine inandığını vurgulayarak sözlerini tamamladı.

Mehmet Dikici konferansının sonunda okuyucularına, “Tarihî Süreçte Din, Felsefe, Bilim İlişkisinin Toplumsal Görüngüleri” adlı kitabını imzaladı.

Etiket:

Kategori: Genel, Süleymaniye Kürsümüz

Comments are closed.